Bakü'de sahnede bir sonraki konuşmacıyı takdim ediyoruz. O konuşmaya başladıktan birkaç dakika sonra, bir önceki konuşmanın blog yazısı görselleriyle birlikte sitede duruyor.
Alive Podcast'in dördüncü bölümünde konuğu dışarıdan çağırmadık. Karşımızda Alive'ı ve Brick Institute'u birlikte kurduğumuz Mustafa Dalcı vardı. Önceki bölümlerde Getir'in, Kodgem'in ve THY Digital Lab'in AI ile nasıl çalıştığını dinledik. Bu kez aynı soruyu kendimize sorduk: biz AI'ı nasıl kullanıyoruz? Mustafa'nın bölüm sonunda koyduğu adla, bir buçuk kişilik departmanlarla çalışıyoruz. Brick'in eğitimleri Sertan ve AI, Alive'ın operasyonu Buse ve AI.
Bölümü 8 Ekim 2026'da kaydettik. Nereden başladık, nereye geldik gibi bir yolculuk anlatmadık. O gün elimizde ne vardı, neyi çözdük, nerede hala takılıyoruz, onu konuştuk. Aşağıdakilerin hepsi ekipte kullandığımız ya da kullanmaya çalıştığımız şeyler.
Mış gibi yapan sörfçüler ve “burada bir şey var” anı
Kullandığımız araçları sorduğumuzda Mustafa önce sosyal medyadaki gürültüyü anlattı. LinkedIn'de ya da X'te biraz scroll yaptığında herkes sana aynı mesajı veriyor: “Biz bu araçlarla neler yapıyoruz, sen geride kaldın.” Yeni bir model çıkıyor, bir saat sonra “bu modelle neler yaptım” paylaşımları geliyor. Mustafa'nın deyişiyle bu dalganın üstünde sörf yapıyormuş gibi yapan çok insan var.
Bu yüzden bir aracı, işimize yarayıp yaramayacağına bakarak seçiyoruz. Sinyali iki yerden aldığımızda denemeye geçiyoruz: biri kendi küçük denememiz, diğeri etrafımızda gerçekten iş yapan, güvendiğimiz insanlar. İkisi üst üste gelince “bunu bir deneyelim” tarafı oluşuyor.
Mustafa bir şeyden fayda gördüğünde bunu kendine saklamıyor; bir Claude Code Night ayarlıyor, yani çevremizle yan yana oturup Claude Code'la bir şeyler yaptığımız bir akşam, ve “gelin bakın, burada bir şey var” diyor. Bu anlardan biri Opus 4.5 ile Claude Code'un birlikte patlamasıydı. Opus 4.5 geçen Kasım'da çıktı; bölümü kaydettiğimizde aradan on bir ay geçmişti. Mustafa'nın o dönemki gözlemi şu: Lovable gibi araçları deneyen arkadaşları hep bir yerde kilitleniyordu. Bir web sayfasından veri çekecekler, CORS gibi bir hata alıyorlar ve anlamsız bir döngüye giriyorlar. Header'da ne gönderdiğini anlatan hata mesajına boş gözlerle bakan son kullanıcı orada kalıyordu. Opus 4.5 o döngüyü kırdı. Claude Code Night'larda yan yana oturduğumuz insanlar “ben bununla app yaparım” hissini yaşadı ve gerçekten web sitesi, uygulama yaptılar.
“Bunu da mı yaptın?”
Opus 4.5 kodlamada bu farkı yarattıysa, Mustafa'ya göre Opus 5.5 aynı farkı her işte yaratmış gibi. Benzetmesi şöyle: yanında Müfettiş Gadget gibi bir stajyer var. “Videoyu editler misin?” diyorsun, kesiyor. “Şuradan bir motion videosu çıkarır mısın?” diyorsun, çıkarıyor. Her seferinde aynı cümleyi kuruyorsun: “Bunu da mı yaptın?”
En sevdiğimiz örnek bir sunum. Mustafa davet edildiği bir konferans için yedi yıl önce hazırladığı bir sunumu arıyor, hiçbir bilgisayarda bulamıyor. Elinde sadece o konuşmanın YouTube videosu var. Opus 5.5'e videoyu verip “bu sunumu bana Keynote'ta yeniden yap” diyor. Kafasında “bunu nasıl yapacak ki” sorusu var. Aşağı inip çıkıyor, yaklaşık yirmi dakika geçmiş. Model videonun karelerinden slaytları bulmuş ve sunumu yeniden kurmuş. Eksik kalan sadece kameranın hiç çekmediği bir iki slayt.
Bu tür bir sonuç insanı keşfe itiyor. “Şunu yapar mı?” sorusu bir sonrakine dönüşüyor: video okuyorsa başka ne yapar? Alive AI için yeni bir görsel konsept arıyoruz. Mustafa'nın Instagram akışına sürekli “2026'nın grafik tasarım akımları” videoları düşüyordu: bir anlatıcı, yanında yirmi maddelik bir liste, her akıma bir örnek görsel. Sekiz on tane videoyu Opus 5.5'e verdi ve bütün akımları Airtable'da bir listeye döktürdü. Sonra konferans sitesini ve sitenin görsel kurallarını anlatan design.md dosyasını verip bu akımları karıştırarak bir tasarım konsepti istedi. Konsept henüz istediği yerde değil ama bir yan ürün çıktı: bütün grafik tasarım akımlarının durduğu, başka işlerde de ilham için kullandığı bir veritabanı.
Bazı oyunlar var ya, açık evren diye geçiyor. Sonsuza yakın bir evren var ve istediğin her yeri keşfedebiliyorsun.
Mustafa Dalcı, Brick Institute ve Alive kurucu ortağıBizim günlük kullanımımız daha az gösterişli ama aynı yere çıkıyor. Ürün geliştirirken Anthropic'in Mythos sınıfı modeli Fable 5.1'i, geri kalan her şeyde Opus 5.5'i kullanıyoruz: Excel'ler, sunumlar, teklifler. Bölümü kaydetmeden kısa süre önce muhasebeciye gidecek dosyaların Drive'daki düzenini baştan kurdurduk. Klasör yapısını değiştirdi, mail kutusuna girip belli adreslerden gelen dekontları buldu ve ilgili klasörlere taşıdı. Elle yapsak birkaç saatimizi alırdı. Opus 5'te bizi yoran bir şey vardı: yanlış anlaşılmaktan korkup her şeyi uzun uzun anlatan bir arkadaş gibiydi. Mustafa'nın deyişiyle “yanlış anlaşılmaktan korkup sürekli yanlış anlaşılan” bir model. 5.5 bunu kesti, az ve öz konuşuyor.
Station: “Biz bunu yaparız”
Büyük konferanslarda check-in nasıl işler, biliyorsun: sana bir bilet gelir, üzerinde QR vardır, sırada o maili bulmaya çalışırsın, okuturlar, yaka kartı basılır. Bizde de ekibin önünde açık bir bilgisayar olurdu, isminle elle check-in yapılırdı. Bunun için satın alınabilecek SaaS'lar da var: konferansını buradan yönet, QR otomatik oluşsun, okuyucusu, app'i hazır olsun. Biz “bunu yaparız” dedik, çünkü problemin sahibi bizdik.
Neye ihtiyacımız olduğunu biliyoruz. Neye ihtiyacımız olmadığını da.
O SaaS'ların 15-20 özelliğinden sadece birkaçına ihtiyacımız vardı. Ekipten Sertan işe başladı; uygulamanın adını da kendi AI çalışmasından buldu: Station. Ajanda, sponsorlar, ekibin QR ile check-in yapabildiği bir kurulum ve katılımcıların birbirine mesaj, connection request atabildiği bir ağ kısmı. Fable 5.1 ile yaklaşık üç saatte, crash etmeyen bir ürüne dönüştü. Mustafa'nın hatırlattığı gibi, konferanstan beş gün önce ortada böyle bir app yoktu. İki gün önceki konuşmalarımızda adı bile geçmemişti.
Açıkçası tırsıyorduk. Kafamızda şu sahne vardı: sırada yirmi otuz kişi bekliyor, QR çalışmıyor, ekipten biri koşarak “uygulama çalışmıyor” diye geliyor. Yanımıza yedek bir bilgisayar alıp Airtable'a elle giriş yapmayı bile düşündük. Sonra otelin internetinde gerçekten bir sorun çıktı ama app pürüzsüz çalıştı. Sıradaki herkesin elinde Station açık, QR'lar hazırdı; okuttuk, arka tarafta Airtable'da kişinin geldiği işaretlendi. Sponsorlarımız da uygulamayı görünce sevindi ve katılımcılara connection request yollamaya başladı.
Bir de elimizde veri vardı. Program 9:30'da başlayacaktı. Açılıştan az önce Station'ı açtığımızda 90 kişi check-in yapmıştı, birkaç dakika sonra bu sayı 110 civarındaydı. Salona göz kararı bakıp “hadi başlayalım” demedik, salt çoğunluğa eriştiğimizi rakamla görünce başladık. Sonradan Claude'a check-in saatlerinin dağılımını sorduk: katılımcıların yaklaşık üçte biri 9:30'dan önce gelmişti, başladığımız 9:55'e kadar %71'i içerideydi. Eskiden Airtable'da bir checkbox işaretliyorduk ve o checkbox'ın bir zaman damgası yoktu. Şimdi her check-in bir satır, her satırın bir saati var.
O sabah sırada Station'ı açmış bekleyen insanları görünce çok mutlu olduk: kendi problemimizi kendimiz çözmüştük. Mustafa listeyi şimdiden uzatıyor: Station'a oyun eklemek, konferansta insanların tanışmasını ve öğrenmesini kolaylaştıracak yeni parçalar. Limitimiz yok gibi duruyor.
Webflow MCP 2.0'dan önce ve sonra
Bir eşiği de MCP'ler (Model Context Protocol, modeli kullandığın araçlara bağlayan protokol) atlattı. Airtable'ın Claude ile ilk MCP bağlantısı çok basitti, şimdi çok daha düzgün çalışıyor. Webflow'da da aynısı oldu. Alive Media'nın sitesini bugün tamamen Webflow MCP üzerinden yürütüyoruz. Eskiden siteyi yönetmekte bize destek olan arkadaşlar vardı; şimdi yeni bir layout'u, Webflow'da daha önce olmayan bir component'i kendimiz kurabiliyoruz.
Mustafa başka çözümlere de baktı, ama Webflow MCP'nin 2.0 sürümü hepsini gereksiz bıraktı. Ona göre siteyle geçen üç dört ayı ikiye bölmek gerekiyor: 1.0 döneminde debelendiğimiz uzun bir süreç, 2.0'dan sonra her şeyin çok hızlı üretilebildiği bir süreç. Bu sürede site üzerinden bir konferansın biletlerini sattık, içerik paylaşıyoruz ve nazar değmesin, pürüzsüz devam ediyor. Bizim için önemli olan da bu. Yapabiliyor olması bir şey, istikrarlı yapabiliyor olması başka bir şey.
En yeni örnek Sorular sayfası. Metin değil doğrudan cevap veren, karar odaklı yeni bir LLM olan Jev'i düşün: “Şirketler Jev'i nasıl kullanıyor?” gibi bir soruya internetten, podcast'lerden, kendi eğitimlerimizden ve kendi podcast'imizden toplanmış cevapları küçük parçalara ayırıp yazan bir yapı. Hepsi bir hafta sonuna sığdı:
| Ne zaman | Ne oldu |
|---|---|
| Hafta sonu | Mustafa fikrin üzerine düşündü |
| Pazar gecesi | Prompt yazıldı, ilk tasarım oluştu |
| Pazartesi sabah | Opus 5.5 ile Claude Design'da tasarlandı, Webflow MCP ile siteye geçirildi |
| Pazartesi akşam | Görünüm ve içerik yapısı hazırdı; içerik için internet taranmaya başlandı |
Eskiden içeriği bir iki ay tarardık ve o süre içinde tasarım ve Webflow ancak hazır olurdu. Şimdi sıra tersine döndü: Webflow hazır, içerik bekleniyor. Bu, iş yapış şeklimizde büyük bir sıçrama.
Bu yapının arkasında Airtable duruyor. Alive konuşmacı tablosu bile Mustafa'nın bir Claude sohbetinden doğdu: konuşmacı adayı ararken “buna mail attım” diyor, Claude tabloyu güncelliyor ve ekipteki herkes kime ulaşıldığını aynı yerden görüyor. Görsel tarafta da Mustafa'nın Caner'den öğrendiği Flora var; Alive Media'daki yazıların açılış görsellerinin önemli bir kısmı oradan geliyor.
Konuşma biter, yazı sitede
Alive Bakü'de Mustafa salonun önünde telefonuyla bir ses kayıt cihazı gibi durdu. Konuşma bittiğinde elimizde konuşmanın sunumu ve ses kaydı oluyordu; ikisi birlikte yaklaşık beş dakikada konuşmanın blog yazısına dönüşüyordu. Sunum önceden bizde olduğu için yazıya oradan bir slayt da girebiliyordu.
Gün bitmeden, daha yemeğe gitmeden bir şey daha çıktı: birinci günün özet videosu. İçinde kendi telefonlarımızla çektiğimiz fotoğraflar (fotoğrafçıdan henüz fotoğraf gelmemişti), sunum görselleri, konuşmalardan bir iki cümlelik öğrenimler, başta Alive'ın logosu, arkada şarkımız, sonda bir kapanış başlığı. Video aynı akşam Instagram'daydı.
Mustafa'nın Claude'a parçaları tek tek tarif etmediğini tahmin ediyorduk. Öyleymiş; bu iş için bir skill bile kullanmamış. Bağlam zaten hazırdı: konuşmacıların sunumları belliydi, o gün on bir on iki blog yazısı yazılmıştı, fotoğraflar oradaydı. “Bunlardan hem öğrenimlerle hem fotoğraflarla bir Alive videosu hazırla” dediğinde ortaya bu çıktı.
Skill dediğin bir metin dosyası
Alive Media için hazırladığımız bir görselleştirme skill'i var. Yazıların tekdüzeliğini kırmak için bar chart'ları, radar chart'ları ve başka grafik tiplerini Alive'ın görsel dünyasına uygun üretiyor. Her yazının prompt'una “görselleştirme ekleyebilirsin, görsel tipleri şunlardır” diye yazmıyoruz artık; skill bunu bizim yerimize hatırlıyor.
Mustafa eğitimlerde burada hep bir parantez açıyor. LinkedIn'de “onun skill'ini yaptım, bunun skill'ini yaptım” diyen çok insan var. Bunların hepsi bir md dosyası. Çoğunu da modelin kendisi yazıyor; sen “bunu skill olarak oluştur” diyorsun. İçinde yazan şey de karmaşık değil: önce bunu yap, sonra bunu yap, bunun için şuraya git, oradan şunu al. Doğru bilgiyi nereden bulacağını anlatan, sıralı bir yapılacaklar listesi.
Agent da bundan çok farklı değil. Mustafa'nın hatırlattığı Evren'in yazısındaki gibi, her agent aslında bir klasör: birden fazla metin dosyasından oluşan bir klasör. Sörf yapıyormuş gibi yapanlar bunları olduğundan karmaşık ve artistik gösteriyor.
Mucizevi bir şey gibi anlatmaya gerek yok. Bir ihtiyacımız var. O ihtiyacı çözmeye çalıştığımız bir text dosyası var.
Mustafa Dalcı, Brick Institute ve Alive kurucu ortağıBasit olması kolay olduğu anlamına gelmiyor. Mustafa'nın güçlü olduğu yer bu dosyanın arkasındaki düşünce: bir işi parçalara bölmek, adımlara çevirmek, hangi bilgiyi nereden alacağını kurgulamak. Buna programlama kafası demek tam doğru değil ama ona yakın, programatik bir düşünce biçimi. Mustafa da aynı yerden ekliyor: no-code hiç bilmemek demek değildi, AI ile üretmek de değil. Web nasıl çalışır, veritabanı nedir, aynı işi tekrar tekrar yapmak istediğinde nasıl bir fonksiyon yazarsın; bunların yüzde birini bilmek bile akışı bambaşka bir seviyeye taşıyor. Cahil cesaretiyle başlamak serbest, ama temelleri kavradıktan sonra araç seni koşturmaya başlıyor. O temelleri de yaparak kazanıyorsun; “yazılım öğrenmek istiyorsan bir projen olsun” tavsiyesi burada da geçerli, sadece çok daha hızlı.
Nerede hala takılıyoruz
Mustafa “bu iş nereye gidiyor?” sorusunda optimizmle pesimizm arasında gidip geliyor ve bir yıl sonrasını düşünmenin ona pek bir şey katmadığını söylüyor; üretmenin akışında kalmayı seviyor. Biz de “AI ne olacak” diye düşünmüyoruz, “biz işimizi nasıl iyileştiririz” diye düşünüyoruz. Mustafa bunu bir olgunluk sırası olarak görüyor; Deneyim Tasarım Zirvesi'nde de anlattığı, Zapier'in yetkinlik matrisine benzeyen bir sıra:
- Sohbet. Chat'le konuşuyorsun. Bu artık varsayılan, ama tek başına seni farklı bir yere götürmüyor.
- Bağlam. Proje dokümanları burada, şunlar burada; şu an bu projeyle ilgili çalışıyoruz.
- Skill. Tekrar tekrar yaptığın işi prompt'a koymadan kullanabilmek.
- MCP. Bağlam verdiğin sohbeti kendi araçlarına bağlayıp çok daha güçlü hale getirmek.
- Agentic yapı. İşi bir insana bağlamadan üreten, kontrol eden, puanlayan ve üretene geri bildirim veren agent'lar.
Son basamakta neden zorlandığımızı Mustafa kendi örneğiyle anlattı. Bizde bir agent bütün Circleback toplantı notlarını, özellikle içerik planıyla ilgili olanları okuyor, web sitesinden bütün eğitim tarihlerini alıyor ve hepsini Brick Gündem adlı bir Airtable tablosuna yazıyor. “57 gün sonra Alive AI var”, “üç gün sonra ücretsiz eğitim var” gibi. Agent çalışıyor ve bir darboğazı çözüyor: bu bilgilerin hepsini bir yerde toplamak.
Sonra o çıktıyı bir insanın önüne koyuyoruz: “bak, gündemimiz bu.” Ve yeni bir darboğaz yaratıyoruz. Önüne on sinyal gelen biri dikkatliyse yedisini yakalar, üçünü kaçırır; daha az dikkatliyse beşini kaçırır. Mustafa'ya göre bir sonraki adım, o gündemi okuyup “her ücretsiz eğitimden iki gün önce Instagram'da şu post çıkmalı” diyebilen bir dağıtım agent'ı ve toplantılarda konuştuğumuz önceliği reklam kampanyasına çevirip sonuçlarını analiz eden bir reklam agent'ı. Bizim aklımızdaki bir diğer alan finans: banka hareketlerini indirdiğimiz anda “finansal durumun bu, şuna dikkat et” diyen bir yapı.
Bunu bugün yapabildiğimizi söylemiyoruz. Agent'lar zaten kurulumumuzda var; en basitinden schedule task'lar da bir agent. Her sabah gelen bir mail de öyle: bir agent önceki günün maillerine ve Slack mesajlarına bakıp cevapsız kalan, dikkat isteyen mesajları listeliyor. Bazen yine de cevap vermiyoruz ama en azından biliyoruz. Eksik olan, agent'ların çıktısının birbirine akması. Bunun için genelde ittirici bir güç gerekiyor: Alive'ın sitesi ihtiyacı Webflow MCP'yi çözdürdü, Bakü ihtiyacı Station'ı yaptırdı.
Mustafa'ya “gelecekte tek bir şey isteseydin ne olurdu?” diye sorduk. Cevabı gün içindeki can sıkıcı yarım saatler oldu. Ayda bir muhasebeci Airtable'ın, Claude'un ve başka araçların faturalarını istiyor. Bir kısmı maile gelmiyor; Twilio gibi bazılarına iki adımlı, SMS'li bir girişle tek tek girip almak gerekiyor. Ayda yarım saat, ama can sıkan bir yarım saat. İkinci örneği Userspots'tan verdi: satış toplantısında müşteri bir şey istediğini söylemiş, ama ne notlarda ne teklifte ne proje planında var. Proje akmaya başlamış ve müşteriyle “bunu da istemiştik, neden eklenmedi” toplantısını üç kez yapıyorlar. Mustafa bunu “hayatımızdan çalınan üç saat” diye anlatıyor. Çözüm ona göre artık bariz: toplantı transkriptleriyle ve dokümanlarla beslenen bir proje klasörü ve her soruya cevap veren bir proje agent'ı.
Hayalini de şöyle kurdu: sabah kalkıyorsun ve sadece üretmeye odaklandığın bir günün var. Muhasebeciye belge hazırlamak yerine Station'a yeni bir oyun eklemek, yeni içerik türleri bulmak. Anthropic'in raporunda da geçen bir tespit buna denk düşüyor: araçların yapabildikleriyle iş dünyasının yapabildikleri arasında büyük bir boşluk var ve kapanmıyor. Araçlar önden koşuyor; şirket üç kişilik de olsa, üç bin üç yüz kişilik de olsa insanlardan oluştuğu için daha yavaş hareket ediyor. Alive Bakü'de Maksim Evdokimov'un fireside chat'inin başlığı burada aklımıza geldi: Human Compute ve AI Compute. En iyi sonuç ikisinin toplamından çıkıyor.
Çözemediğimiz katman: şirket bağlamı
Temiz, yapısal ve sürekli güncel bir şirket bağlamının (context layer) nasıl kurulacağı bizim için hala net değil. Team hesabına geçtik, Slack'te Claude Tag'i açtık; ekip onunla konuşuyor, tartışıyor. Mustafa'nın gözünde “company brain” iyi yapılandırılmış bir Notion veritabanından ya da Drive klasör düzeninden çok farklı değil; zor olan, bir kütüphaneci gibi düzenlenip değişen gündeme cevap verebilmesi. Brick'in rengi, dili değişmez; iki hafta önce gündemimiz tamamen Bakü'ydü, yarın başka bir şey olacak. Bu konuda deneyimi olan ve konuşmak isteyen varsa bize yazsın.
İki şeritli yolda bekleyenler
Mustafa'ya göre “insan temelde çok sıkıcı bir varlık.” Hızla alışkanlık üretiyoruz ve o alışkanlıklara uzun süre sıkı sıkıya bağlı kalıyoruz. Bunu kendimizden bağımsız bir şeymiş gibi anlatmadı. Userspots'ta yıllar önce persona üzerine bir guideline yazmışlar, büyük ihtimalle Mustafa da yazanlar arasında. Bugün o guideline'ın değişmesi gerekiyor ama bir ekip arkadaşı “burada böyle yazıyor, biz yıllardır böyle yapıyoruz” diye direnç gösterebiliyor. Mustafa'nın cevabı: “O guideline'ı ben yazdım, değiştirebiliriz de.” Ona göre AI araçlarının hızı bu sabitliği bir deprem gibi sallıyor; insanlar o depremin ortasında yürümeye çalışıyor.
Biz bu konuda şanslıyız. Kendi şirketimiz olduğu için ortamı istediğimiz gibi kurabiliyoruz. Regülasyon yüzünden ya da kültürel olarak AI ile çalışmak istemeyen bir şirkette olsaydık, bu işlere ancak akşamları ve hafta sonları vakit ayırabilirdik. Pek çok insan istemediği için değil, ortam elvermediği için bu araçlara uzak.
Kurumsal eğitimlerde Mustafa bunu sık görüyor: Claude yasak, öbürü de yasak, video üretecek araç da yasak. Sadece belli alanlarda kısıtlanmış bir AI verilmiş. Mustafa'nın benzetmesiyle onlar iki şeritli yolda trafikte beklerken yan şeritte hızla giden arabalara bakıyor; yöneticileri de LinkedIn'de gördüklerini gösterip “siz neden yapmıyorsunuz?” diye soruyor. Araç verilmemiş, alan verilmemiş. Mustafa merak ediyor: Türkiye'nin en büyük 500 şirketinin kaçında çalışanlar Opus 5.5 gibi bir modeli kurumsal olarak kullanabiliyor? Özellikle teknoloji ve pazarlama dışındaki ekiplerde, yani insan kaynakları, muhasebe ve operasyon taraflarında. Kendi tahmini muhasebecilerin yüzde 70-80'inin erişemediği yönünde. Bunu ölçen bir araştırmayı belki biz yaparız.
Potansiyelin en büyüğü belki de teknoloji dışında. Son yıllarda AI'dan en çok yazılım şirketleri faydalandı. Kütahya'daki bir fabrika da planlamasından izin yönetimine kadar çok şeyi daha sistematik yapabilir. İsterse bir akıllı kamerayı Claude'a bağlayıp basit bir iş güvenliği uyarı sistemi kurabilir. Biz de aşırı teknolojist insanlar değiliz; bu uygulamaları “Next.js API olsun, mikro servis yapısı kuralım” diye değil, Türkçe ve İngilizce konuşarak yapıyoruz. Yazılım dünyasında çok dolaşan bir cümle var: en iyi programlama dili artık İngilizce. Mustafa'nın eki: en iyi muhasebe aracı da Türkçe olacak. Ne kadar iletişim kurabildiğin, kendini ne kadar anlatabildiğin ve sana ne kadar imkan tanındığıyla ilgili.
Bir buçuk kişilik şirket
Kapanışa doğru Mustafa bir kavram ortaya attı: bir buçuk kişilik şirket. Örneği Alive Bakü'de sahneye çıkan Melih Abuaf. Melih bir içerik üreticisi; içerik fikrinden hangi şarkıyı nerede kullandığının analizine kadar birçok işte AI'ı keşfederek kullanıyor ve yanında Lola adını verdiği bir AI asistanı var. Melih bir, Lola buçuk.
Bizde de öyle. Eskiden o “buçuk” belki bir stajyerdi, operasyonel destek veren biriydi. Şimdi buçuk gibi duran ama ciddi bir efor taşıyan bir şeye dönüşüyor. Mustafa'nın deyişiyle hepimizin on tane McKinsey stajyeri var ve onları nasıl kullanacağımızı daha yeni öğreniyoruz.
Startup dünyasında eskiden “kaç kişisiniz?” sorusuna “38 kişiyiz” demek havalıydı. Bugün aynı cevap “38 ayrı departmanınız mı var?” sorusunu getiriyor. Üç, dört, beş kişilik ekiplerin koca işler çıkardığını şimdiden görüyoruz ve iş bu yöne gidiyor gibi.
DuruşBizim çıkarımımız
Kendimizi anlatırken bir şeyi daha net gördük. İyi çalışan örneklerin bir kısmı merakla başladı: kayıp sunum, tasarım akımları listesi, akşam olmadan hazır olan gün özeti. Bir kısmını ihtiyaç ittirdi: Alive'ın sitesi Webflow MCP'yi, Bakü Station'ı. İkisinde de işi yapan, Mustafa'nın deyişiyle bir buçuk kişilik bir ekipti.
Takıldığımız yerler de ortak: agent'ın çıktısını okuyan insan, dağınık şirket bağlamı, ayda bir tekrarlanan can sıkıcı yarım saat ve araca kapısını kapatan kurumlar. Buçuğu büyütmek, onun çıktısını yine bir insanın önüne koymadan bir sonraki işe aktarabilmek demek. Bugün bunu yapamıyoruz, sıradaki iş bu. İyi haber şu ki eşik düştü: AI native olmak için ciddi bir teknik kapasite gerekmiyor, bir kere başlayınca hızlanma çok dik oluyor.
Ayda bir seni yarım saat oyalayan işi seç: faturaları toplamak, bir raporu indirip düzenlemek, bir tabloyu güncellemek. Adımlarını bir metin dosyasına yaz: nereye giriyorsun, ne indiriyorsun, nereye koyuyorsun, neye dikkat ediyorsun. Bir dahaki sefere o dosyayı Claude'a ver ve işi birlikte yapın. Elindeki dosya senin ilk skill'in.
Bir sonraki bölümde bir CFO'yu ağırlayacağız; teknoloji dışındaki bir rolün AI ile nasıl çalıştığını konuşacağız. Alive Podcast sadece yazılımcılara ya da ürün ekiplerine açık değil. AI ile üretmenin kendine bir yöntemini, bir akışını kurmuş birini arıyoruz; ister finansçı ol, ister avukat, ister berber. Mustafa'nın çağrısıyla: Excel'le çılgın işler yapan dayıların yeni versiyonu, yani AI'cı dayılar ve teyzeler. Hikayen varsa LinkedIn'den ya da selam@brick.institute adresinden bize yaz.
Bu hikayeleri 3-4 Aralık'ta İstanbul'da Alive AI'da da dinleyeceğiz. Bu kez odak şirketlerin AI dönüşümü ve daha geniş bir kitle. Konuşmaların yanında workshop'lar ve roundtable'lar olacak, katılımcılar birbiriyle Station üzerinden tanışacak.
Senin işinde “bunu da yapar mı acaba?” diye hiç sormadığın bir iş hangisi? 🧱



